Perşembe

Artist Artisttir, Polis Polistir, Avukat Avukattır...





Evet, böyle bir totoloji var elimizde. Aslında buna ihtiyacı olan; böylesi basit ve temel bir mantıklama üzerine etütler yapması, zihnine kazıması gereken de yalnızca sevgili polisler.

5 yaşında bir çocuğun kurgulayabileceği türden bir cümleye benziyor ilk bakışta. Ama sevgili toplumumuzun göz bebeği sevgili polisimize göre, avukat yer yer artist olabiliyormuş. Hatta bir adım öteye taşıyalım, warholvari bir ustalıkla düşünülerek, her normal vatandaşın artist olabileceği sonucuna varılabiliyor, daha doğrusu varabiliyorlar.

"Artizzlik" yapma durumunu sağlayan ise, herhangi bir vatandaş için ne onun haiz olduğu yetenekleri, ne rol yapma meziyeti, ne eğitimi, ne kültürü, ne bişey ne bişey.

Evet, sahip olduğumuz kutsal artizlik kudretini, damarlarımızdaki asil kandan değil kanunlarımızdaki sözcük ve ifadelerden alıyoruz. Gerçekten de, konuya ilişkin kanunlarımıza göre - ve tabii ki polisimizin eşsiz algısı ve muhakeme yeteneğinin harmanlaması sonucu- hepimiz, her TC vatandaşı birer artiz, daha doğrusu kanuna ve ondan doğan haklarına uygun davranırsa artizlik yapmak suçunun faili konumunda.

Bu çerçevede en son dönemde, yakınlarda bakın neler olmuş... İstanbul'da bir avukat, sabıkası bini aşmış, gerçek potansiyel suçlunun ta kendisi olan Beyoğlu Emniyet Amirliğinin çok değerli polisleri(!) tarafından kimlik sorgulamasına tabii tutulmuş. Normaldir, kanunlara uygun tabii. Devletin kafasına göre yoldan vatandaşını çevirip, sen kimsin nesin ne değilsin diye dakikalarca araştırması, taraması, birkaç dakikalığına da olsa ona şüpheli gözüyle bakması ve onda tedirginlik yaratması her ne kadar saçma olsa ve bu uygulamaların gerekçesi yalnızca ve yalnızca "genel kimlik taraması" şeklinde açıklansa da, devir devletler için " güvenlik " devri... Güvenliğin sözkonusu olduğu noktada, insan hakkına da demokrasiye de bok yemek düşer. Bu konuda evimizin içini gözetleyen Mobeselerden tutun da bilimum fişleme metotlarına kadar her şey o kadar kanuni ve bir o kadar eleştiriye şayan ki başka bir yazının başka bir konusu içerisinde muhakkak geçecektir.

Tabii tutulan bu avukatımız, yine son derece kanuni bir şekilde hakkını kullanmak istemiş. Gerekçe sormuş ve hatta gerektiği biçimde ayağa paslarla güzel bir kontraatağa çıkmaya çalışmış, polisten kimlik rica etmiş. Hal böyle olunca, Beyoğlu Emniyet Sporun zeki, çevik ve külhanbeyi polisleri centilmenlik dışı, kırmızı kartlık bir faul yapmışlar, hakemin ruhu duymamış, avukat beyi kelepçeleyip götürmüşler. Artık karakola giden yolda, sonra karakolun içinde neler oldu neler bitti bilinmez. Aslında bilinir de, dillenmez, bilmezden gelinir. Tıpkı çok değerli savcılarımızın da yaptığı gibi...

İşte Artist -polisçe artizz- olmak ve artizlik yapmak da böyle bir şey. Bu noktada gün yüzüne çıkan artizzlik kavramı, son derece basit bir temelde inşa edilmiş. En az 4 sene hukuk oku, kanunları ve onlardan doğan hakları bil, öğren, onlara uygun yaşa ve davran ve nihayetinde ola ola elleri kelepçelenesi bir artizz parçası ol... Sana kimlik soran polis ne kadar polisse ve devletse, polise kimlik soran sen de ne bir avukat, ne bir öğretmen ne de bir vatandaşsındır... Artizzsindir artık.

Buna karşı neler olmuş? Laikliğin ve resmi devlet ideolojisinin yılmaz savunucusu, Atatürk devrimlerinin dev file bekçisi İstanbul Barosu, gerçek hukuka ilişkin; sokaktaki insanın hakkına ve hukukuna ilişkin her şeyde olduğu gibi yine susmuş. Kendi bünyesindeki bir ferdine, kendisine aidat vs. ödeyen ve son derece duygusal (!) ilişkilerle bağlandığı bir üyesine karşı yapılan saldırıya karşı da kafasını kuma gömmüş. Ne beklenirdi ki... Yarın öbürgün yine laiklik, yine türban, yine yargı ve adalet bağımsızlığı gibi hususlarda karşımıza çıkacaklar, belki yürüyecekler, bir şeyler deklare ve sempoze edeceklerdir.... Kendi genç ve stajyer avukatlarının açlıktan ağzının kokmasına, yine kimi yeni avukatlarının kapitalizmin doruğunu yaşayan hukuk bürosu adındaki enternasyonel hukuk fabrikalarında en ağır işçi koşullarında çalışmalarına -iradi de olsa, mecburi de olsa önlem alamayan- ve hukukçuyum yanılsamasında hukukun h'sini yapmadan, düşünmeden harcanmalarına gıkını çıkaramayan, düzenin ve şirketokrasinin büyük Barosundan ne beklenirdi ki...

İnsan hakklarının ve ona dair ihlallerin olduğu yerde kör ve sağırı oynayan, ortada kaybolan İstanbul Barosunun yine de bir avuç üyesi, Çağdaş Hukukçular Derneğine mensup bir grup avukat olayı protesto etmek ve Beyoğlu Emniyet Müdürlüğüne karşı bir ses çıkarmak için yürüyüş yapmışlar, arkadaşlarına sahip çıkmışlar. Belki yarın teker teker yolda yürürken başlarına gelecek bir olay bu. Ama karşıda pankartlı ve hukukçu bir grup olunca emniyet de sakin davranıyor herhalde. Ve ellerde taşınan, dillerde haykırılan söz öbeği de her şeyi özetliyor, güzel bir dünya umudu ve özlemini canlı tutmaya yetiyor: "İnsanlık onuru işkenceyi yenecek"...

Buyurun bakalım, "Hukuk ve Demokrasi Devleti" Türkiye'den güzelim bir örnek işte. İnsan haklarına dayanan bir devletin esasında düpedüz Faşist Polis Devleti olmasına mı yanarsın, en başta kendi üyelerinin hakkına sahip çıkmaktan aciz ve Hukuk Devleti ve Laikliği savunacağım diye diye hep hedefi ve çözümü yanlış yerlerde arayan bir hukuki oluşumun varlığına mı gülersin, yoksa herkesin diline doladığı, kah var diyip övdüğü kah yok diyip eleştirdiği yargı bağımsızlığıyla uğraşırken gözünün önünde, yanıbaşında kurulagelen sarsılmaz polis dokunulmazlığı ve bağımsızlığına umarsız veya bundan bihaber yaşayan milyonlara ve en başta iktidara mı söversin...?

10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü kutlu olsun tabii...

faydalandım:

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder